Ramazan’ın Gölgesinde Türk-İslam Dünyası ve Türkiye’nin Sorumluluğu
İslam âlemi için en mübarek zaman dilimlerinden biri olan Ramazan ayının manevi iklimini yaşıyoruz. Bu ay, sadece oruç tutulan bir zaman dilimi değil; aynı zamanda muhasebenin, arınmanın, kardeşliğin ve adalet arayışının yeniden hatırlandığı bir diriliş mevsimidir. Ramazan, Müslümanlara açlığı ve susuzluğu öğretmekten öte; sabrı, paylaşmayı, mazlumun halini anlamayı ve zalime karşı durabilme iradesini kazandırır. Bu yönüyle Ramazan, bireysel bir ibadetin ötesinde toplumsal bir bilinç inşasıdır.
Ne var ki İslam dünyasının bugünkü tablosu, bu yüksek ideal ve değerlerle tam anlamıyla örtüşmemektedir. Birçok İslam ülkesi iç karışıklıklar, ekonomik sıkıntılar, mezhep çatışmaları ve dış müdahalelerle mücadele etmektedir. Coğrafyamızda gözyaşı dinmemekte, savaşlar bitmemekte, milyonlarca insan yurtlarından edilmektedir. Filistin’de yaşananlar, Gazze’deki dram, Suriye’nin yıllardır süren istikrarsızlığı, Yemen’deki insani kriz… Tüm bunlar İslam dünyasının ortak bir irade ortaya koymakta zorlandığını göstermektedir. Bir yanda yer altı ve yer üstü zenginliklerine sahip ülkeler, diğer yanda bu zenginlikleri yönetemeyen ya da yönetmesine izin verilmeyen siyasal yapılar söz konusudur. Bu durum, İslam dünyasının sadece askeri ya da ekonomik değil; siyasi ve stratejik anlamda da ciddi bir dağınıklık içinde olduğunu göstermektedir.
Bu noktada yalnızca İslam dünyasını değil, daha geniş bir çerçevede Türk dünyasını da değerlendirmek gerekir. Orta Asya’dan Kafkasya’ya uzanan geniş bir coğrafyada tarih, dil ve kültür birliği bulunan Türk devletleri son yıllarda daha görünür bir iş birliği zemini oluşturmaya başlamıştır. Ekonomik, kültürel ve savunma alanındaki temaslar artarken, ortak alfabe, ortak tarih bilinci ve enerji koridorları gibi başlıklar stratejik önem kazanmıştır. Bu birlikteliğin kurumsal zemini olan Türk Devletleri Teşkilatı, geleceğe dair umut verici bir çerçeve sunmaktadır. Elbette bu yapı henüz istenilen seviyede güçlü değildir; ancak Türk dünyasının ortak hareket etme iradesi göstermesi küresel dengeler açısından da dikkat çekicidir. Türkiye’nin burada öncü ve yönlendirici bir rol üstlenmesi, tarihsel sorumluluğunun doğal bir sonucudur. Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu alana verdiği önem de somut adımlarla ortaya konmuştur. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Adalet ve Kalkınma Partisi teşkilatı içerisinde Genel Başkan Yardımcılığı seviyesinde Türk Devletleri ile İlişkiler Başkanlığı kurulmasını sağlayarak bu alana kurumsal bir çerçeve kazandırmıştır. Söz konusu birimin başına ise Türk dünyasını yakından tanıyan Prof. Dr. Kürşad Zorlu gibi yetkin bir ismin getirilmesi, Türkiye’nin Türk dünyasıyla ilişkileri daha sistemli ve güçlü bir zeminde geliştirme iradesinin önemli bir göstergesi olarak değerlendirilmektedir.
Bu noktada Türkiye’nin duruşu ayrı bir yerde değerlendirilmektedir. Türkiye, hem tarihi mirası hem jeopolitik konumu hem de son yıllarda geliştirdiği savunma sanayii, diplomasi ve insani yardım politikalarıyla İslam dünyasında dikkat çeken bir ülke konumundadır. Özellikle kriz bölgelerinde yürüttüğü insani diplomasi, mazlum halklara kapılarını açması ve uluslararası platformlarda daha adil bir dünya çağrısı yapması, onu pek çok Müslüman toplum nezdinde örnek bir ülke haline getirmiştir. Malezya ve Katar gibi bazı ülkeler de belirli alanlarda bağımsız politikalar üretme çabası gösterse de, Türkiye’nin bölgesel ve küresel ölçekteki etkisi daha belirgin bir ağırlık taşımaktadır.
Buna karşılık Arap dünyasının önemli bir kısmı uzun yıllardır küresel güç dengelerinin etkisi altında siyaset üretmektedir. Enerji kaynakları ve stratejik konumları nedeniyle dış müdahalelere açık olan bu ülkeler, çoğu zaman kendi halklarının beklentileri ile küresel güçlerin talepleri arasında sıkışıp kalmaktadır. Bu durum da İslam dünyasında ortak bir duruş sergilenmesini zorlaştırmaktadır. Emperyal güçlerin bölge üzerindeki hesapları, sadece askeri üsler ya da enerji hatlarıyla sınırlı değildir; siyasi elitler üzerindeki nüfuz ve ekonomik bağımlılık ilişkileri de bu denklemin önemli parçalarıdır.
Ortadoğu’da ise İsrail’in güvenlik merkezli ve yayılmacı politikaları, bölgedeki dengeleri derinden etkilemektedir. İsrail’in nihai hedefinin kendi güvenliğini mutlak hale getirmek ve bölgesel üstünlüğünü kalıcılaştırmak olduğu hepimizin malumudur. Bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri ile kurduğu stratejik ortaklık, Tel Aviv yönetimine askeri, ekonomik ve diplomatik anlamda önemli bir destek sağlamaktadır. Washington’un küresel güç kapasitesi, İsrail’in bölgesel politikalarında elini güçlendiren en önemli unsurlardan biri olarak görülmektedir. Ancak bu durum, bölgedeki gerilimi azaltmaktan ziyade daha da derinleştirmektedir.
Türkiye ise bu denklemde daha dengeli, çok boyutlu ve zaman zaman risk alan bir politika izlemektedir. Bir yandan NATO üyesi olarak Batı ittifakı içinde yer almakta, diğer yandan Rusya, Orta Doğu ve Asya ülkeleriyle çok yönlü ilişkiler geliştirmektedir. Savunma sanayiinde atılan yerli ve milli adımlar, enerji alanındaki çeşitlendirme politikaları ve diplomatik arabuluculuk girişimleri, Türkiye’nin elini güçlendiren hamleler olarak öne çıkmaktadır. Özellikle son yıllarda insansız hava araçları, yerli savunma sistemleri ve bölgesel diplomasi hamleleri, Türkiye’nin caydırıcılığını artırmıştır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ise bu sürecin en belirleyici aktörlerinden biridir. Onun liderlik tarzı, hem içeride güçlü bir siyasi tabana dayanması hem de dış politikada aktif ve iddialı bir söylem benimsemesiyle şekillenmektedir. Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” çıkışı, Birleşmiş Milletler sistemine yönelik eleştirileri ve Filistin meselesindeki net tavrı, özellikle İslam dünyasında karşılık bulan söylemler olmuştur. Elbette bu politikaların eleştirilen yönleri de vardır; ancak inkâr edilemeyecek bir gerçek var ki, Türkiye bugün bölgesel krizlerde adı anılan, masada yer bulan ve oyun kurma iddiası taşıyan bir ülkedir.
Bu noktada Türk iç siyasetini ve muhalefeti de sağduyulu biçimde değerlendirmek gerekir. Demokratik sistemlerde iktidar kadar muhalefet de devlet aklının bir parçasıdır. Türkiye’de muhalefet partileri zaman zaman dış politika tercihlerini sert biçimde eleştirmekte, ekonomik yönetimden diplomatik ilişkilere kadar birçok konuda farklı perspektifler ortaya koymaktadır. Bu eleştiriler dış politika gibi milli hassasiyet gerektiren alanlarda daha dengeli bir üslup ihtiyacını düşündürmektedir. Her konuyu eleştirmeyi marifet sayan bir anlayışla sadece iktidar olma hırsıyla hareket eden muhalefetin dış politikayla ilgili bir gündemi olmaması çok acıdır. Küresel güç mücadelesinin böylesine sert yaşandığı bir dönemde, iç siyasi rekabetin milli meselelerde asgari müştereklerde buluşabilmesi Türkiye’nin elini daha da güçlendirecektir. Çünkü güçlü bir Türkiye sadece güçlü bir iktidarla değil, sorumluluk bilinci taşıyan bir muhalefet anlayışıyla da mümkündür.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a güvenen bir vatandaş olarak, Türkiye’nin son yıllarda pasif bir izleyici olmaktan çıkıp aktif bir aktör haline gelmesini önemli buluyorum. Her politikanın eksikleri olabilir; fakat özgüveni yüksek, kendi savunma sanayiini kuran, mazlum coğrafyalara ses veren ve küresel sistemde daha adil bir düzen talep eden bir Türkiye’nin varlığı, sadece bizim için değil, İslam ve Türk dünyası için de umut vericidir.
Ramazan ayı belki de tam bu yüzden önemlidir. Çünkü bu ay bize sadece sabretmeyi değil, haksızlığa karşı durmayı da öğretir. İslam dünyasının dağınıklıktan kurtulup adalet, liyakat ve dayanışma temelinde yeniden güç kazanması için önce zihinsel bir birlikteliğe ihtiyacı vardır. Türk dünyasının kurumsal iş birliğini derinleştirmesi, Arap dünyasının daha bağımsız bir siyasal irade ortaya koyması ve Türkiye’nin içerde birlik, dışarda denge siyasetini kararlılıkla sürdürmesi, önümüzdeki dönemin belirleyici başlıkları olacaktır. Tarih, güçlü olanı değil; iradesini ortaya koyanları yazmaktadır.
Ramazan ayının Türk-İslam aleminin birlik ve beraberliğine vesile olmasını diliyorum.
Osman DEMİR
