Gücünü Vicdanından Alan Gazeteciler
Toplum olarak en belirgin alışkanlıklarımızdan biri, çoğu zaman bir konunun olumlu tarafından çok olumsuz tarafına odaklanmak.
Bardağın boş tarafı daha cazip gelir nedense…
Dolu tarafı görmeyi ya akıl etmeyiz ya da görsek bile dile getirmeyi kendimize yakıştırmayız. Bu tuhaf alışkanlık, özellikle bizim meslekte, yani gazetecilikte daha da derinleşiyor. Elimize kalemi alır almaz veryansın etmeye hazır bir ruh hâline giriyoruz; sanki memleket eleştiriyle düzelecekmiş gibi her şeyi sadece bir kusur arama yarışına çeviriyoruz.
Son yıllarda Türkiye’de kadrolu gazetecilik diye bir tanım türedi. Hak ve hakikatten yanı olmayı değil, bir siyasi görüşün veya gücün yanında olmayı tarif eden yeni bir kalıp.
Muhalefetin yanında duran gazeteciyseniz yapılan hiçbir hizmeti takdir etmezsiniz.
Dünya ölçeğinde övgü alan bir havalimanı inşa edilse beğenmezsiniz.
En modern yollar, köprüler yapılsa “Yolu mu yiyeceğiz? Köprü karın mı doyuruyor?” dersiniz.
Savunma sanayinde on yıllara bedel sıçramalar olsa, “Silaha bu kadar para harcanır mı? Millet geçinemiyor.” dersiniz.
Eleştirecek bir şey bulamazsanız, çevre dersiniz, kuş dersiniz, balık dersiniz; ama yine de bir yolunu bulur, memnuniyetsizliği yaşatırsınız.
İktidarın safında duran gazeteciyseniz bu kez hiçbir kusur gözüne çarpmaz. Yol da yapılsa köprü de yapılsa, en küçük ayrıntıya kadar övülür ama “şöyle olsa daha iyi olurdu” denmez. Eleştiri, yanlış arama ya da eksik söyleme gibi kavramlar tamamen rafa kalkar.
İşte medya kutuplaşmasının en somut hali budur:
Bir kanalı açarsınız, ülke güllük gülistanlık; başka kanalı açarsınız, ülke bitmiş, tükenmiş, halk çöpten ekmek topluyor…
Gerçeğin yarısıyla hakikat olmaz. Hakikat bütündür; eksiltilmiş, manipüle edilmiş bir gerçeklik doğruyu vermez.
Toplumu kutuplaştırmak, insanları kamplara bölmek, her olayı “bizimkiler–sizinkiler” diye yorumlamak, ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüktür. Ülke sorunlarını da başarılarını da hep birlikte konuşmak zorundayız. İyiye iyi, kötüye kötü demeyi öğrenmedikçe, çamurun rengi değişir ama çamur çamurdur.
Hele bir de kendini eleştirinin merkezine yerleştirip hiçbir şeyi beğenmemeyi meziyet sanan bir kesim gazeteci var ki; onların dünyasında memnuniyet göstermek neredeyse ayıp, takdir etmek zayıflık, olumlu bir şey söylemek ise taraf tutmak gibi görülüyor. Bu kişiler, kendi hayatında dahi hiçbir şeyi yolunda göremeyen, iç huzurunu eleştirinin gürültüsünde bastırmaya çalışan, kendisiyle barışık olmayan bir ruh hâlini mesleki duruş zannediyor. Ne yapılırsa yapılsın, sonuç ne olursa olsun, her haberi bir kusur arama refleksiyle karşılıyor; her türlü başarıyı görmezden geliyor, her gelişmeyi ya küçümsüyor ya da itibarsızlaştırıyorlar.
Onlar için objektiflik, gerçeğin bütününü aktarmak değil, sürekli bir eksiklik bulmak üzerine kurulu bir düzene dönüşmüş durumda. Böyle olunca gazetecilik, topluma ışık tutan bir meslek olmaktan çıkıyor; kişisel tatminsizliklerin, öfke birikimlerinin ve başarısızlık komplekslerinin sahnesine dönüyor.
Hele bir de bu tablonun en karanlık aktörleri var: Troller… Üstelik öyle kendiliğinden fikir üreten, bireysel tepkiler veren insanlar da değil; açık ya da örtülü biçimde maaşlı, besleme ve organize yapıların parçası olan troller. Kalemi olmayan ama klavyeyi silah gibi kullanan, gazeteci kimliği taşımadığı hâlde gazetecilik taslayan bu yapıların, basın mesleğiyle en küçük bir ilgisi dahi yoktur.
Bunların dertleri haber vermek değildir; algı yönetmektir. Gerçeği araştırmak değil, gerçeği eğip bükmektir. Eleştirmek değil; linç etmek, itibarsızlaştırmak, sindirmek ve susturmaktır. Bir olay yaşanır, henüz bilgi netleşmeden sahaya inerler. Manşet atmazlar ama etiket belirlerler, headline (başlık) yazmazlar ama hedef gösterirler. Kamuoyunu aydınlatmak yerine karartırlar.
Gazetecilik; sorumluluk ister, ahlak ister, vicdan ister. Trollük ise anonimlikten beslenir. İmzasızdır, yüzsüzdür, hesapsızdır. Yarın dediğini bugün inkâr edebilir, dün savunduğunu bugün yerden yere vurabilir. Çünkü bir fikri yoktur; sadece talimatı vardır. Bugün alkışladığına yarın küfür eder, yeter ki maaş yatsın, görev yerine gelsin.
Daha da vahimi, bu trol düzeninin zamanla yeni normal hâline getirilmeye çalışılmasıdır. Sanki gazetecilik buymuş gibi, sanki hakikat böyle savunulurmuş gibi sunuluyor. Oysa bu ne gazeteciliktir ne de eleştiridir. Bu, mesleğin itibarına vurulmuş organize bir darbedir.
Ben bu yapıları basın mesleğiyle bağdaştırmaya bile karşıyım. Çünkü gazetecilik; ne tetikçiliktir ne de propaganda memurluğu. Gazetecilik, güce yakın durarak değil; hakikate yakın durarak yapılır. Ve troller, hangi görüşten olursa olsun, bu mesleğin ne bugünü ne de yarını olabilir.
Aslında bu tip gazeteciler olmasa siyaset bu kadar kirli olmaz.
Bütün bu tabloya rağmen, hakkını teslim etmek gerekir ki bu ülkede hâlâ dürüst gazeteciler var. Sessiz kalan ama susmayan, yüksek sesle bağırmayan ama gerçeği eğip bükmeyen insanlar… Ne iktidarın alkış korosunda ne de muhalefetin refleks manşetçiliğinde yer alan; gücünü kamplardan değil, vicdanından alan gazeteciler.
Bu insanlar için gazetecilik bir taraf tutma yarışı değildir. Onlar için mesele; kimin yaptığı değil, neyin yapıldığıdır. Doğruyu doğru, yanlışı yanlış söylemenin bedeli olsa bile, o bedeli ödemeyi göze alırlar. Alkış beklemezler, linçten korkarlar ama susmazlar. Çünkü mesleği bir geçim kapısı değil, bir sorumluluk alanı olarak görürler.
Dürüst gazeteci; yapılan doğru işi överken mahcup olmaz, yanlış gördüğü işi eleştirirken de düşmanlık yapmaz. Eleştiriyi bağırarak değil, deliliyle yapar. Manşeti öfkeyle atmaz, bilgiyi teyitsiz paylaşmaz. Eksik de görür, iyi de görür; çünkü hakikatin ancak bütün olarak aktarıldığında anlam taşıdığını bilir.
Bu yüzden gerçek gazetecilik çoğu zaman parlamaz. Gündem olmaz, trend listelerine girmez. Ama yarın dönüp bakıldığında, arşivde utanç değil onur bırakır. Çünkü hakikatle kurulmuş bir cümle, algıyla kurulmuş bin cümleden daha uzun ömürlüdür.
Bugün itibarını yitirmiş görünen gazetecilik mesleğini ayakta tutanlar da işte bu insanlardır. Ne trollerdir ne tetikçiler. Ne sipariş manşet atarlar ne de talimat cümleleri kurarlar. Haberle aralarına mesafe koymaz, güçle aralarına mesafe koymayı bilirler.
Ve bilinmelidir ki; bu ülkede gazetecilik hâlâ bitmediyse, hâlâ tamamen kirlenmediyse, bunun tek sebebi bu dürüst, ahlaklı ve vicdanlı gazetecilerdir. Onlar az olabilir ama etkilidir. Gürültü yapmazlar ama iz bırakırlar. Çünkü hakikat sessizdir; ama kalıcıdır.
Tam da bu nedenle, bugün Kırşehir’de yaşanan güzel gelişmelerden bahsetmek, hizmet edenlerin hakkını teslim etmek ve emeği geçenlere teşekkür etmek istiyorum. Çünkü kötülüğü konuşmak kolaydır; iyiyi görmek ve dillendirmek ise emek ister.
20-22 Kasım 2025 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Uluslararası Anadolu’da Türk Yazı Dilinin Öncüleri ve Âşık Paşa Sempozyumu” Kırşehir adına çok kıymetli bir organizasyondu. Anadolu’nun kültür damarını besleyen isimlerden Aşıkpaşa’nın konuşulduğu, tarihle bugünün birleştirildiği etkili bir üç günlük programdı.
Sempozyuma eşlik eden:
-Aşıkpaşa’nın Torunları Yazıyor Projesi,
-Türkçenin Kırşehir’de Uyanan Çerağı: Aşıkpaşa Yazma Eserler Sergisi,
-Aşık Paşayla 40 günde 40 Eser Projesi…
Kırşehir’in kültür haritasında iz bırakacak düzeyde etkinlikler idi.
Bu şehir, tarihini anlatmaya kalksa asırlara sığmaz; ama biz bazen sahip olduklarımızın değerini konuşmayı bile unutuyoruz. Hatırlatanlara da bir teşekkürü çok görüyoruz.
Bu etkinlikleri organize eden değerli Valimiz Murat Sefa Demiryürek’e, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Kasım Karahocağil hocaya ve emeği geçenlere minnettarız.
Ben uzun zamandır Kırşehir’de bir Kültür Yolu Festivali yapılmasını savunan biriyim. Çünkü bu toprakların kültürel değeri, birçok şehri geride bırakacak güçtedir.
30 Eylül 2025’te Kırşehir Ses Haber’de yayımlanan Ahilik Haftası’ndan Kültür Yolu’na: Kırşehir İçin Yeni Bir Ufuk başlıklı yazımda da bunu açıkça ifade etmiştim.
Ahilik geleneği, Yunus Emre’nin nefesi, Neşet Ertaş’ın sazı…
UNESCO Müzik Şehri unvanımız, kadim tarihimiz, kültürel derinliğimiz…
Bütün bunlar bir şehri festival zincirine dahil etmek için fazlasıyla güçlü gerekçelerdir.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2025’te Kültür Yolu kapsamındaki şehir sayısını 20’ye çıkardı.
Bu sayı 2026’da 26’ya, 2027’de ise 32’ye ulaşacak.
Neden bu listede Kırşehir olmasın?
Neden bu toprakların sesi, eserleri, maneviyatı Türkiye’nin kültür haritasında daha görünür olmasın?
Ancak bunun için bir şeye ihtiyacımız var:
Şehir olarak birlik olmak.
Siyasi ayrılıkları bir kenara bırakıp ortak akılda buluşmak.
Kırşehir’in talebini güçlü bir şekilde Ankara’ya taşımak.
Bir dönem bu konu gündeme geldi, fakat süreç akamete uğradı. Kültür ve Turizm Bakanlığına yazı göndermek tercih edildi. Halbuki sadece bir yazı yazıp göndermekle büyük işler gerçekleşmez. Takip gerekir, irade gerekir, ısrar gerekir.
Özetle bu minvalde yazı yazmış, Milletvekilimiz Necmettin Erkan’ın bu talebi en üst noktada dillendirme yeteneğine sahip olduğu ifade etmiştim.
Kırşehir Milletvekili Necmettin Erkan’ın TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’ndaki konuşmasında, Kırşehir’in Kültür Yolu Festivalleri kapsamına dahil edilmesi talebini doğrudan Kültür ve Turizm Bakanına iletmiş olduğunu öğrendik. Bu girişim şehir adına kıymetli bir adımdır.
Bu açıklama, daha önce kendi aramızda konuşmakla yetindiğimiz bir talebin, artık resmi zeminde dile getirildiğini gösteriyor.
Sayın Erkan’ın “Sürecin takipçisi olacağım” sözünü önemli buluyorum.
Çünkü mesele yalnızca bir festival değil, Kırşehir’in kültür-sanat alanında hak ettiği noktaya gelmesi meselesidir.
Bir şehrin görünürlüğü, ulusal kültür ağlarına bağlantısı, turizm potansiyeli ve kültürel ekonomi için bu tarz organizasyonlar kritik önem taşır.
Bu girişiminden dolayı Milletvekilimiz Necmettin Erkan beye teşekkür ediyoruz. Eğer bu girişimde köşe yazımızın bir etkisi olduysa bizde bahtiyarlık duyarız, ama teşekkürlerimizin adresi Necmettin bey…
Netice olarak; gazetecinin görevi ne iktidarda bulunanın borazanı olmak ne muhalefetin yayın organı gibi davranmaktır. Gazetecinin görevi, doğrunun peşinden gitmek, iyiyi takdir etmek, yanlışı eleştirebilmektir.
Bugün Kırşehir’de güzel bir gelişme yaşanıyorsa bunu söylemek gerekir.
Yarın yanlış yapılırsa onu da söylemek gerekir.
Toplumu kutuplaştırmanın kimseye faydası yok.
Biz birlikte olursak güçlüyüz; ayrıştıkça zayıflarız.
Kırşehir bu ülkenin kültür damarlarından biridir.
Bu damarın daha görünür olması, ulusal düzeyde değer bulması için artık el birliğiyle çalışma zamanıdır.
Bugün atılan adımlar umarım yarın büyük sonuçlara dönüşür.
Gerçeğin yarısını görmek kolaydır.
Hakikat ise ancak bütün bakıldığında ortaya çıkar.
Biz hakikatin tarafında durmaya devam edeceğiz.
Osman DEMİR
