Cumhuriyet: Bir Milletin Yeniden Doğuşu
102 yıl önce, Anadolu’nun bağrından doğan bir aydınlık, yalnızca bir rejim değişikliğinden ibaret değildi. O gün, 29 Ekim 1923’te, bir millet kaderini yeniden yazdı; esaret zincirlerini kırdı, yorgun ama onurlu halkıyla yepyeni bir devlete hayat verdi: Türkiye Cumhuriyeti…Ancak bu büyük zaferin ardında, tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş büyük fedakarlıklar, mücadeleler ve bir halkın küllerinden doğuş hikayesi vardı.
Cumhuriyet’in doğuşunu anlamak için önce Osmanlı’nın son dönemine bakmak gerekir. Yüzyıllar boyunca 3 kıtaya hakim olan Osmanlı Devleti, 19. yüzyıl boyunca siyasi, askeri ve ekonomik alanda ağır darbeler almıştı. Ortadoğu’daki petrol kokusunu alan İngilizlerin önderliğindeki vahşi Avrupa, içimizdeki işbirlikçiler ile el ele vererek Türk devletini yıkmak için her yolu deniyorlardı. Bir taraftan milliyetçilik akımlarını kullanarak tebayı, bir taraftan da iç karışıklık ve hürriyet sloganı ile halkı ayaklandırıyordu. Hürriyet diye diye devletin yıkılmasını 33 yıl geciktiren Abdülhamit Han tahtan indirilirken, Ortadoğu’da İsrail devletini kurmak ve petrole hakim olmak için Araplar ayaklandırılıyor hudutları adeta cetvelle çizilen yeni devletçikler oluşturuluyordu. Memlekete sahip çıkma, vatanı kurtarma adına yola çıkanlar ülkeyi Almanların yanında Birinci Cihan Harbine sokuyorlardı.
Halkı ümitsizlik ve çaresizlik içinde olan Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nın ardından fiilen sona ermişti. Yabancı güçler Anadolu’yu işgal etmiş, İstanbul’daki hükümet otoritesini yitirmişti. Halk, yıllardır süren savaşlarla yoksullaşmış, umutlarını yitirmişti.
İşte bu dönemde milletin bağımsızlık iradesini temsil eden Mustafa Kemal Paşa ve silah arkadaşları, 1919’da Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. 1920’de kurulan Büyük Millet Meclis’inin yönetiminde Büyük Taarruz’un zaferle sonuçlanmasının ardından 1923’te Lozan Antlaşması imzalandı ve Türk milletinin bağımsızlığı tüm dünyaya kabul ettirildi. 29 Ekim 1923’te ise “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” ilkesiyle Cumhuriyet ilan edildi. Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde halkın yönetime doğrudan katılımını esas alan bu sistem, halkın kendi geleceğini tayin etmesinin önünü açtı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye, savaşlarla harap olmuş, altyapısı olmayan, eğitimsizlikle boğuşan bir ülkeydi. Nüfusun çoğu kırsalda yaşıyor, kadınlar toplumsal yaşamın dışında kalıyordu. Sanayi neredeyse yoktu, ulaşım imkansız denecek kadar zayıftı. Ancak genç Cumhuriyet bu tabloyu değiştirmekte kararlıydı.
Eğitim Seferberliği başlatıldı, modern eğitim sistemi kuruldu. Kız çocuklarının okula gitmesi teşvik edildi. Tarımda modernleşme adımları atıldı. Sümerbank, Etibank, Türkiye İş Bankası gibi kurumlar kurularak ekonomik bağımsızlık hedeflendi.
Aradan geçen 100 yılı aşkın sürede Türkiye, çok partili hayata geçti, sanayi ve teknoloji alanında büyük adımlar attı. Savunma sanayisinde yerlilik oranı arttı, ASELSAN, TUSAŞ, ROKETSAN gibi kurumlar dünya çapında projelere imza attı. Bugün kendi insansız hava araçlarını, savaş gemilerini, savaş uçaklarını, savaş helikopterlerini, bugün kahraman ordumuza törenle teslim edilecek olan Altay tanklarını, hatta uydusunu üreten bir Türkiye var.
Eğitimde milyonlarca öğrenci üniversiteye ulaşabiliyor. Sağlıkta yapılan yatırımlarla şehir hastaneleri ve altyapı reformları hayata geçirildi. Ekonomik zorluklara rağmen Türkiye, dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında yer almayı sürdürüyor.

1923 ile 2023 Yılı arasında Türkiye’nin yolculuğunu kısaca karşılaştıracak olursak önümüze şöyle bir tablo çıkıyor.
1923 yılı…
Savaşlardan yorgun, nüfusu azalmış, üretim gücünü yitirmiş bir ülke. Neredeyse her alanda yoklukla mücadele eden ama içinde büyük bir umut taşıyan bir millet.
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları o gün yalnızca bir devlet değil, yepyeni bir medeniyet anlayışı kuruyorlardı: Cumhuriyet.
O günün Türkiye’sinde kişi başına düşen millî gelir yalnızca 45 dolar civarındaydı.
Ülke genelinde yaklaşık 13 milyon insan yaşıyor, okur-yazarlık oranı %10’u bile bulmuyordu.
Toplam 5 bin okul, 12 bin öğretmen ve 350 bin öğrenciyle eğitimi ayağa kaldırmaya çalışan bir Türkiye vardı.
Tüm ülkede 1000 kadar doktor, yalnızca 8 bin koğuş şeklinde düzenlenmiş hastane yatağı, tamamı kamuya ait 300 kadar motorlu araç bulunuyordu.
İhracat gelirimiz ise cüz’i miktarı halı, geriye kalanın tamamı tarım ürününe dayalı 60 milyon doları geçmiyordu.
Kısacası, genç Cumhuriyet’in önünde devasa bir kalkınma mücadelesi vardı.
100 yıl sonra, 2023’te tablo bambaşka.
Türkiye artık 85 milyon nüfusuyla bölgesinde güçlü bir ekonomiye sahip.
Kişi başına düşen gelir 2023 rakamlarıyla 11 bin doların üzerine çıktı, ihracatımız 255 milyar dolara ulaştı.
27 milyon araç, 1,2 milyon öğretmen, 19 milyon öğrenci, 250 bin hastane yatağı, 1 milyon sağlık çalışanı artık bu ülkenin gerçekleri.
Okur-yazarlık oranı %97’yi geçti, 38 olan ortalama yaşam süresi 78 yıla ulaştı.
Tarıma dayalı bir ekonomiden, sanayi ve teknolojiye dayalı bir yapıya geçişin gururu yaşanıyor.
Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil; cehaletten bilgiye, yokluktan üretime, esaretten özgürlüğe uzanan büyük bir dönüşümün adı oldu.
Bir asırda, her rakamın ardında bir emek, bir alın teri, bir inanç hikâyesi var.
Cumhuriyet’in her yeni yılı, geçmişin fedakârlıklarını ve geleceğin sorumluluklarını hatırlamak için eşsiz bir fırsat.
Bugün ulaştığımız her başarı, 1923’te Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından atılan o cesur adımın meyvesidir.
Ama, devlet adamı vizyonuyla Türkiye’ye çağ atlatan ve çevresine “Türkiye hâlâ kalkınamamışsa, bunun en büyük sebebi batının içimizden çok kolay adam satın alabilmesidir.” tespitinde bulunan Turgut Özal’ın hakkını teslim etmek gerek.
Diğer taraftan Abdülhamid Han misali devletin aleyhine olan dahili ve harici her girişime meydan okuyan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da mücadelesini unutmayalım. Erdoğan’ın mücadelesini Mütefekkir-Yazar Alev Alatlı şöyle özetliyor. ERDOĞAN DERİN OSMANLI’DIR! “Savrulan Türkiye’yi toparlayarak Dünya’yı barbar ABD ve Batı’nın azgın hegemonyasından kurtardı.”
Maalesef günümüzde başta Ortadoğu bölgesi başta olmak üzere coğrafyamızda 100 yıl önceki senaryolar sahnelenmektedir. Büyük İsrail hedefiyle kadın, çocuk demeden katleden ABD desteğindeki siyonist devlet. Hamas’ın teslim edemediği 15 esirin cenazesini bahane ederek ateşkesi bozan, etrafındaki tüm ülkelere saldıran İsrail. “Bir gecede Gazze’ye 153 ton bomba attık” diye övünen İsrail başbakanı…
Öte yandan resmi kayıtlara göre hayatını kaybeden 69 bin Filistinlinin katlini seyreden dünya ve ABD’ye uydu olmuş Arap ülkeleri…
Türkiye’nin bitirmek için 3 Trilyon dolar harcadığı 40 yıllık bölücü terör örgütü…
CIA’nın güdümünde ülkemizde darbe girişimine cesaret eden FETÖ…
Özgürlük, insan hakları, çevre bilinci söylemleriyle ülkenin yararına olan her işe karşı çıkan, Erdoğan gitsin de ülkeye ne olursa olsun düşüncesinde bir siyaset anlayışı…
Atatürk, dış Türklerle ilgili bir konuşmasında; “Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur; komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır. Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını beklemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli…”
Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü kimseye düşürmeyenler Gazi’nin bu tespitini hep göz ardı etmişler. 1990’lı yıllarda tam da Atatürk’ün söylediği gelişme yaşanmış. Yapılan hazırlık var mı? Maalesef yok. Son yıllarda Türkiye, Türk Devletleri Teşkilatını kurarak bu birlikteliği oluşturmaya başladı. Sonu hayırlı olacaktır.
Ve inşallah devam eden bu büyük yürüyüş, yeni yüzyılda da devam edecektir düşüncesindeyim.
Her ne olursa olsun, Cumhuriyet’in bu noktaya gelmesi sadece bir liderin değil, milletin ortak azminin ve fedakârlığının eseridir. Sakarya’da, Dumlupınar’da, Çanakkale’de, Kıbrıs’ta, hainlere karşı ülkemizin her köşesinde toprağa düşen her şehidin, her gazinin, isimsiz kahramanın hakkı vardır. Onların yazdığı destan, yalnızca geçmişimizin değil, geleceğimiz de pusulasıdır.
Cumhuriyet sadece bir yönetim biçimi değil, bir milletin var oluşunun ve kendi iradesiyle yol yürüme kararlılığının adıdır. Bugün bizlere düşen görev; bu mirası korumak, daha da ileri taşımak ve çocuklarımıza aydınlık bir gelecek bırakmaktır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi: “Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir.” Bu idareye sahip çıkmak, hepimizin tarihi sorumluluğudur.
Nice 102 yıllara, sonsuza dek yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!
