BEYRUT’TA KIRŞEHİR
Kırşehir’de doğup büyümüş, sonradan Beyrut’a giderek ticaret hayatında önemli bir yere gelmiş olan Karabet Kasparian’ın Beyrut limanında demirlemiş “Kırşehir” adlı şilebi görünce kaleme aldığı içli yazısını ilk kez bundan elli yıl kadar önce çıkardığım “Kırşehir” gazetesinin 29 Haziran 1974 tarihli nüshasında yayınlamıştım. Sanırım buram buram Kırşehir sevgisi ve özlemi kokan bu güzel yazıyı okurken siz de duygulanacaksınız. Kasparian’ın arkadaşı Şemsi Yastıman’ın o günlerde bir kez daha yayınlanmasını istediği “Beyrut’ta Kırşehir” yazısıyla onun da ruhu bir kere daha şâd olacaktır. İşte o yazı:
Geçenlerde bir iş takibi için limana gitmiştim. Sıra sıra dizilmiş, irili ufaklı, muhtelif milletlere ait yolcu ve yük gemileri vardı. Kimisi yük alıp veriyor, kimisi yolcu indirip bindiriyor, her renkten ve milletten insanlar oraya buraya telâşlı ve sakin gidip geliyorlar. Ben de bunlardan birisi olarak rıhtımın demir parmaklıkları arasından ilerliyorum. Bacasında Devlet Denizyolları’nın arması bulunan gemiye gayri ihtiyarî gözlerim takıldı. Bir his beni oraya mıhladı. Geminin baş tarafındaki yazıyı okumaya başladım: “Kır-şe-hir…”
Alllah Allah, hayal mi görüyorum? Çatallanmış gözlerle harf harf, hece hece tekrar tekrar okuyorum; tamam. Yanımdan yöremden gelip geçen insanlar, karşıdan deniz üstünde kesik kesik egzoz sesleri çıkararak yüzen mavnalar, ileride caddeden vızır vızır geçen renk renk otomobiller… Demek ki hayal görmüyorum. Ve biraz ilerimde duran, buram buram dumanı tüten gemi “Kırşehir”.
İşte bu anda gemi gözümün önünde güzel şehrimizin ortasında yükselen, her sabah arkadaşlarla beraber itişe kakışa tırmandığımız Kale oldu. O zamanki şevk ve güçle tırmanmaya başladım. Hükûmet Konağı’nın üstünden etrafı seyre koyuldum. Karşımda Obruk bir elmas yığını heybetiyle pırıl pırıl. Sola doğru baktıkça biteviye uzanmış boz dağlar. Akbayır sevgilisine kollarını açmış, beyaz göğsüne bir gelin saflığı ve tazeliğiyle bastırıyor. Yeşil bir ok gibi Dinekbağı ve Öz uzanıyor. Biraz daha dönünce ne tadına, ne kokusuna şimdiye kadar hiçbir yerde rastlayamadığım üzüm bağlarıyla çevrili Kındam. Ve nihayet bakımsızlığının ve ilgisizliğinin verdiği utançla kızıla vurmuş Âşık Paşa ve türbesi mahzun duruyor.

Bu temaşa içerisinde Özbağ’dan beri süzüle süzüle akan, yeşillikler arasından yer yer açılan duvak telleri gibi parlayan Kılıçözü’nü seyrediyorum. Bir sevgili heyecanıyla koşa koşa aşağı inip kendimi Ekizarası’na bırakıyorum. Gür dallarını ve yapraklarını çayırın üstüne koruyucu haşmetiyle germiş bir söğüt bedenine sırtımı dayayıp oturuyorum. Sulanmış ve büzülmüş gözlerle etrafı seyrediyorum. Yeşilin, sarının, morun arasından mışıl mışıl akan ırmak bir söğüt dalını almış götürüyor. Karşıdaki sıra sıra muntazam aralıklarla dizilmiş kavak ağaçları bir vazo güzelliğiyle mavi göğe doğru süzülüyor. Bunların arasında bülbülün, kanaryanın her cinsi bütün nağmelerini döktürüyorlar. Yer yer fırlamış iğde ağaçlarının tarifi imkânsız kokularını sanki tükenecekmiş gibi esirgeye esirgeye teneffüs ediyorum.
Belki daha çok şeyler görecek ve duyacaktım. Geminin kalın ve uzun uzun öten düdüğüyle uyandım. Başımın yarısı görebildiği kadar demir parmaklıklara girmiş, iki kolum parmaklıklara asılmış, her pencerede ve güvertede arkadaşlarım, komşularımız, baba dostlarımız sanki el sallıyorlar. Ben de onlara sevgi ve hasretten yapılmış buketler yolluyorum.
İşte aziz hemşehrilerim, “Kırşehir” mavi denizin enginliklerinde yavaş yavaş arkasında beyaz köpükler ve duman bırakarak uzaklaşıp kayboldu.
Dursun Yastıman
