Barış Manço’nun Duymadığınız Geçmişi

Barış Manço’yu andığımız bu günlerde, şimdi size öyle bir hikaye atacağım ki hem günümüzü ilgilendiriyor hem de Osmanlı tarihinin 15. yüzyılına kadar uzanıyor bu hikaye. Hepimizin yakından tanıdığı bir o kadar da çok sevdiği rahmetli Barış Manço’nun ailesi ve geçmişine ait bir hikaye. Bu hikayede Sultan 2. Beyazıt ve Cem Sultan da var Gedikli Ahmet Paşa ve Barbaros Hayrettin Paşa da var. Barış Manço ve Karamanoğullarından gelen o geniş ve köklü ailesi de var…

Tunus’tan İstanbul’a, Adana’dan İstanbul’a, Karaman memleketinden İstanbul’a, Makedonya’dan İstanbul’a ve hatta Fransa’dan İstanbul’a uzanan bu müthiş hikaye sizi şaşkınlık içinde bırakacak.

Yıl 2001 Belçika’ya konferansa gitmiştim. O günlerde her gittiğim ülkeyi yeni tanımanın heyecanı ile yazılar yazıyordum. Türkiye ve Belçika hakkında ne varsa kaleme alıyor, araştırıyorum. O gün aklıma Barış Manço gelmişti. Barış Manço’nun sanki Belçika’yla bir alakası vardı diye hatırlıyorum. Belçika Devleti ona bir devlet nişanı vermişti. Orada mı oturmuştu, orada mı kalmıştı… Beni konferansa çağıranlara durumu soruyorum. Evet diyorlar, Barış Manço üniversite yıllarında Belçika’daydı. Hatta abisi Savaş Manço bugün Belçika’da hala yaşamakta olup burada Barış Manço’nun da bir evi hatta bir arabası bile hala durmaktadır dediler. Beni oradaya götürür müsünüz diyorum. Evet diyorlar. Ertesi gün abisinin bulunduğu şehire gidiyoruz. Tuğla kaplı bir evin önünde duruyoruz. Barış Manço’nun abisi Savaş Manço’nun evi burası diyorlar. Arabadan iniyorum, evin önünde garaj var. İçeride kırmızı arabanın yanında elinde bastonuyla beyaz saçlı, çakmak çakmak gözüyle bize bakan yaşlıca bir adam var. Gözlerine dikkatlice bakınca Barış Manço’ya ne kadar benzediğini fark ediyorum. Yanına yaklaşıp selam veriyorum. Kendimi tanıtıyorum. Bizi güzellikle karşılıyor. Tabi 2001 yılı diyorum. Barış Manço vefat edeli tam iki sene olmuş. Ve abisi Savaş Bey’e şu soruyu soruyorum.

Barış Manço çocukluğumuzdan beri şarkılarıyla bizi hep şaşırtır. “Halil İbrahim Sofrası”, “Kazma”, “Süper Babaanne”, “Bir Yastıkta Tam Kırk Yıl” ve daha neler neler…

Normal bir popçunun bilebileceği şarkı sözleri değil bunlar. En hızlı radyoculuk zamanlarımda sabahtan akşama kadar pop müzik çaldığım 90’lı yıllarda Barış Manço’nun “Müsadenizle Çocuklar Albümü”, beni o kadar çok şaşırtmıştı ki. Genç genç popçular çıkmıştı. Ajdanlar, Mineler, Burak Kutlar, Tarkanlar, Grup Vitaminler… Hepsini toplamıştı. Bir şarkı yazmıştı. Şarkının nakarat kısmı Ahi teşkilatının en önemli düsturuydu. ”Eline beline diline sahip ol“ bağırta bağırta söyletmişti bu sözleri bize. “Kınalar yakalım elimize, sahip olalım dilimize, aman dikkat belimize” şimdi müsaadenizle çocuklar diyerek sözü kendisi alıyordu ve devam ediyordu.

Savaş Manço’ya işte bunu sordum. Dedim ki bu kadar muhteşem biz kokan, bizim örf adetlerimiz kokan şarkı sözlerini rastgele bir insan yazamaz. Kardeşiniz bunları yazdığına göre köklü bir geçmişi olmalı dedim. Lütfen bana bu işin sırrını anlatın dedim. Vaktiniz var mı dedi. Var dedim ve başladı anlatmaya…

1430’lu yıllarda Karamanoğulları Beyliği, Osmanlı Devletinin başını bir hayli ağrıtmakta. O günlerde Karaman Beylerinden bir tanesi İbrahim Bey. 4 tane oğlu var ve en büyüğü Kasım Bey, en küçüğü Osman Bey. Kasım Bey’in arası Cem Sultan’la yani Fatih Sultan Mehmed’in küçük oğlu Cem Sultan’la çok iyi. Ve Cem Sultan Fatih’in ölümü sonrası abisiyle girdiği taht kavgasını kaybediyor. Önce Mısır’a sığınıyor. Sonra tekrar taht kavgası mücadelesi kaybediyor. Rodos şövalyelerine sığınayım derken, oradan da Papanın elinde, Vatikan’a esir düşüyor. Kasım Bey hala Cem Sultan’ın yanında durmaya devam ediyor. Gel zaman git zaman Cem Sultan, Vatikan’ın elinde zehirlenerek şehit düşüyor. Kasım Bey’de ana vatana bir türlü dönemiyor ve Fransa topraklarına gidiyor. Güney Pirenelere yerleşiyor. Orada bir köy kuruyor. Orada hala KARAMANÇO adında bir köy var. Kasım Bey’in izlerini yaşatmaya devam ediyor.

Karamanoğullarının küçük oğlu Osman Bey de 1471 yılında Fatih’in emri ile Gedik Ahmet Paşa ile sefer yaparak o hanedanı tamamen kontrol altına alarak Osman Bey’i Alanya’da yakalıyor. Gedik Ahmet Paşa’ya aman diliyor. Sizin yolunuzda sizinle olmak istiyorum diyor. Fatih Sultan Mehmet’te bu delikanlıyı iskan politikası adına Balkanlara gönderiyor. Makedonya sınırına Vardar Nehri’nin kuzeyine 1000 sipahilik yurtluk olarak Osman Bey’e veriliyor.

Osman beyin ve ailesinin 404 yıllık Osmanlı egemenliğindeki hükümranlık yılları başlıyor. Ta ki tarihler 1875 yılını gösterene kadar… O coğrafyada Karaman hanedanı o kadar güzel bir adaletli bir yönetim sergiliyor ki. Halk bölgenin yerel dilinde sevgi anlamına gelen ÇO ekini bu hanedanlığın isminin sonuna ekliyorlar. KARAMANÇO…

1875 yılında Yugoslavya’da büyük bir isyan patlak veriyor. Ve bu isyan neticesinde o bölgedeki Türk aileler ana vatana dönme kararı alıyorlar. Ve bu ailelerde bir tanesinde KARAMANÇO’lardan köklü Osman Bey’in meşhur ailesi soyu. Dönen ailenin ikide küçük oğlu var. 4 yaşındaki Abdi ve 2 yaşındaki Avni. Türkiye’ye yerleşiyorlar. Çocuklar hızlıca büyüyorlar. Abdi Mülkiye Mektebi’ne yani Ankara Siyasal Bilimler Fakültesine gidiyor. Fakültede okurken sınıfında Macid isimli bir arkadaşı var. Onunla çok samimiler. Macid’in babası Osmanlı sarayında elbiselerden sorumlu müdürlük vazifesinde. Zaman zaman Abdi Bey Macid’in konağını ziyaretlerde bulunuyor ve konağa gittiği günlerde Macid Bey’in kız kardeşi Nimet Hanım’ı görüyor. Ve izdivaç ediyorlar. Nimet Hanım kim midir? Yıllar sonra babaannesinin hasretiyle yazmış olduğu şarkı “Gül Pembe“ Nimet Hanım’ın ta kendisi. Yani Barış Manço’nun babaannesi.

Nimet Hanım’la Abdi Bey’in 17 yıl süren çok mutlu bir evlilikleri oluyor. Kadıköy civarında iki farklı bir konakta yaşam sürüyorlar. Son konakları ise Fikir Tepe sırtlarında kendilerine ait geniş arazi üzerinde beyaz şirin bir konak. Bu güzel yuvada 8 çocuk dünyaya geliyor. Maalesef 4 tanesi yaşıyor. 4 çocuktan 2.cisi İsmail Hakkı Bey yani Barış Manço’nun babası… Abdi Bey girişimci bir insan. O dönemlerde İstanbul’da 2 adet özel eğitim kurumu kuruyor ve emeklerini toprağa yatırıyor. Bugünkü Fikir Tepe’nin kuzeye bakan tüm arazilerini alıyor ve hatta Gül Pembe Nimet Hanım’a diyor ki “Çocuklar eğer sahip çıkarlarsa bu araziler bizim 6 göbek neslimize yeter.“

Gül pembe bu mutlu yaşantıları sırasında hiç unutamadığı bir hatırayı torunlarına anlatıyor. Savaş Manço da bana… İstanbul’a o yıllarda telefon yeni geldi. Evime telefon geldi. Evimin telefon numarası 2 idi. Çok mutluydum ama üzücü olan şey kimseyi arayamıyordum. İlk bağlandığında sadece 3 telefon bağlanmıştı. 1 numara Saray, 2 numara bizim ev 3 numarada Başbakanlıktı. Telefonumu kaldırsam konuşacağım üçüncü bir kişi yoktu diyerek Savaş Manço’ya anlatıyor. Bir süre sonra Abdi Bey 1913 yılında vefat ediyor. Nimet hanım dul kalıyor ve çocuklarını yetiştirmeye devam ediyor. Ama acı haber tez geliyor. 1 sene sonra ikinci çocuğu Barış Manço’nun babası olacak İsmail Hakkı Bey verem hastalığına yakalanıyor. Nimet Hanım perişanlık içinde araştırma yapıyor. Gel zaman git zaman Nimet Hanım verem hastalığına çare olarak sanatoryumların İsviçre dağlarında olduğunu öğreniyor. Ve oğlunu İsviçre’ye göndermeye karar alıyor. Kendi gidemiyor. Oğlunu o gün Doğu Express ile 13 yaşında İsviçre’ye doğru İstanbul Garı’ndan uğurluyor…

İsmail hakkı bey yola çıkıyor ama o günler tamda 1. Dünya savaşının patlak verdiği dönemler. O dönemde herkes birbirinden şüphelenmekte. Tam Macaristan sınırlarından geçerken tren durduruluyor. Küçücük tek başına yolculuk yapan İsmail Hakkı Bey’i görüyorlar, ondan şüpheleniyorlar ve bu durumu yanlış anlıyorlar. Defterlerini kurcalıyorlar ve ne görsünler İstanbul’dan o istasyona olan bütün istasyonların isimlerini yazmış. Ondan şüphelenerek 3 gün ağır sorgudan geçiriyorlar. Sonunda yalan söylemediğini anlıyorlar ve bir sonraki tren ile İsviçre’ye gönderiyorlar. 13 yaşındaki Hakkı Bey sonunda eline verilen adresteki sanatoryumu buluyor.

Sanatoryumdaki doktorlar gerekli tetkikleri yapıyor ve evladım sende verem hastalığı yok. Bağırsak şeriti var ama biraz daha burada durursan verem hastalığına yakalanacaksın diyor.

Annesine ne yapayım diye haber gönderiyor. Annesi Gül Pembe’nin cevabı ise “Oğlum sakın Türkiye’ye gelme. Sakın başka bir ülkeye de gitme. Çünkü 1. Dünya Savaşı başlamış ve Avrupa devletleri arkası arkasına birbirine savaş açmış.”
O dönemde bir tek ülke savaşa girmiyor o da İsviçre. Annesi İsviçre’de kal oradaki okullara devam et evladım diyor.

13 yaşındaki bu çocuk oradaki okullarda okumaya başlıyor. Annesi uzaktan ona kol kanat geriyor. Yıllar yılları kovalıyor. 1914, 15 , 16, 20… derken 1923 yılı geliyor. Savaşlar bitmiş. Genç Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş. 22 yaşındaki İsmail Hakkı Bey elinde tahta bavulu ile İstanbul’a gelmiş. İngilizcesi, Almancası ve Fransızcası aynı ana dili gibi. Bu genç donanımlı delikanlı anında kapılıyor. Ziraat Bankası İzmir şubesine müdür yapılıyor. Bir süre sonra genel müdür oluyor. Fakat 2. Dünya’nın patlak vermesiyle istifa edip özel sektöre geçiyor. Türkiye’de bir mühendislik firması doğu illerinde tam 20 adet köprü yapmak üzere devlet ihalesine giriyor. İhale kazanıldığında devlet adına kefil olan kişi ise Hakkı Bey’den başkası değil.

Firma iflas ediyor, kapanıyor ve köprüler yapılamıyor. Bugün Fikir Tepe’nin yarısını işgal eden devasa arazi parça parça gidiyor. Savaş Manço üzüntü içinde bu cümleleri bana anlatırken, biz aile olarak kefil olmaktan, borçlu olmaktan çok korkmuşuzdur. Elimizde sadece bir arazi kaldı. Oda Karaca Ahmet Mezarlığı’nda ailemizin defni için aldığımız mezarın arazisi. İsmail Hakkı Bey bu sıkıntılara dayamayarak kısa bir süre içinde vefat ediyor. Geriye 3 kardeş kalıyor. Savaş Manço, Barış Manço ve kız kardeşleri .

Barış Manço’nun annesi Rikat Hanım Adana’da doğuyor. 1940 yılında başlayan bu evlilik sadece 6 yıl sürüyor. Bu 6 yılda 3 çocuk dünyaya geliyor. İsmail Hakkı Bey Rikat Hanım’la sonra ayırılıyor. Rİkat Hanım’ın müthiş bir sesi var ve usul dersleri verebilecek kadar kabiliyetli. Klasik Türk Musikisi konservatuvarına gidiyor. Bir süre sonra bu konservatuarda usül dersleri vermeye başlıyor. Bu usul derslerini alanlardan biride Zeki Müren’den başkası değildir.

Baba vefat etmiş, anne ile ayrılar. Bir süre sonra küçük kardeş Ankara’ya gelin gidiyor. Savaş Manço Belçika’ya çalışmaya gidiyor. Barış ortada… Abisi Barış’ı Belçika’ya yanına çağırıyor. Barış Manço üniversite okumak için Belçika’ya gidiyor. Belçika Sanat Akademisi’nde eğitim görüyor. Hayatının bir dönemini Belçika’da geçiriyor. Sonrasını zaten biliyorsunuz. Türkiye’ye geliyor. O muhteşem sesi, yorumu ve buram buram Anadolu kokan o şarkı söyleriyle hepimizin gönüllerinde taht kuruyor.

Savaş Manço 2001 yılında bunları anlatırken sözlerini şöyle tamamlıyor. Önce soyadından bahsediyor. Soyadı kanunu sonrası bizimkiler soyadı almaya gitmiş diyor. Memura KARAMANÇO soyadını istiyoruz demişler. O dönemlerde Osmanlı ve Türk beyliklerini anlatan, hatırlatan soyadlarını almak yasak. Memur Karaman ismini reddediyor. Madem Karaman kısmını alamıyoruz Manço’sunu alalım o zaman diyorlar. MANÇO soyadı münasebetsiz memurun diretmesinden kalıyor…

Savaş Manço sözlerini şu şekilde tamamlıyor. Barış’la otururduk. Derdim ki, ailenin büyük abisi olarak ben Karaman prensiyim, sen de olsa olsa bir halk çocuğu olarak Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı olursun. Tebessüm ederdi…

Görüyoruz ki o muhteşem ailelerin bileşiğinde, muhteşem sözlere ait şarkılarıyla, gönüllerimize taht kurarak hepimizin gönüllerinin başkanı hale geldi..

Kaynak: Talha UĞURLUEL

By admin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir