KIRŞEHİR’DEN SÖĞÜT’E: Ahilik Ruhu ve Ahi Mesud’a Vefa
Kısa süre önce (14-20 Eylül tarihlerinde) Kırşehir merkezli olmak üzere ülkemiz genelinde Ahilik Haftası’nı coşkuyla kutladık. Bir önceki yazımda bu kutlamalar vesilesiyle genel bir değerlendirme yapmış, bazı hatırlatmalarda bulunarak Ahilik etkinliklerine emeği geçenlere teşekkürlerimi sunmuştum.
Bu haftaki yazımda ise tarihin derinliklerine, geleneklerimizin ve devletimizin kök saldığı döneme doğru bir yolculuk yapmak; gözden kaçan bazı tarihî hakikatleri ve üzerimizdeki bir vefa borcunu dile getirmek istiyorum.
Ahilik, Ahi Evran-ı Veli tarafından temelleri atılan; ticareti ve zanaatı ahlak, kardeşlik ve yardımseverlikle harmanlayan köklü bir felsefedir. Ancak Ahiler sadece dükkânında rızkını arayan esnaflardan ibaret değildi. Onlar hiçbir zaman şahsi bir yönetim ya da iktidar sevdasına düşmemiş; aksine bulundukları coğrafyada adaletin, huzurun ve toplumsal düzenin teminatı olmuşlardır.
Nitekim Moğol istilası sırasında Kayseri Kalesi’ni canları pahasına savunan Ahiler, ihtiyaç duyulduğunda uç bölgelerde devletine ve milletine en büyük desteği sunmuşlardır. İşte bugün de esnafımız, kendi sermayesi ve alın teriyle çalışıp ülke ekonomisine ve istihdamına katkı sağlayan vatanseverlerden oluşan bir topluluktur.
Tarihsel sürece baktığımızda bunun en somut örneği Ankara Ahi Yönetimi’dir (1290-1354). Selçuklu Devleti’nin zayıflaması ve İlhanlı/Eretna baskısıyla Ankara’da ortaya çıkan otorite boşluğunda Ahiler, Ankara ve çevresinde yönetimi üstlenmişlerdir. Ancak bunu siyasi bir saltanat için değil, kamu düzenini ve adaleti sağlamak amacıyla yapmışlardır.
Bu dönemde sırasıyla Ahi Hüsamettin I. Hüseyin Efendi (1290-1296), Ahi Şerafettin Mehmed Efendi (1296-1332) ve Ahi II. Hüseyin Efendi (1332-1354) gibi Ahi şeyhleri idari sorumluluk üstlenmişlerdir.
Osmanlı Devleti bölgede hâkimiyet ve huzuru kesin olarak sağladıktan sonra ise Ahiler, Orhan Gazi döneminde oğlu Süleyman Paşa komutasındaki Osmanlı birliklerine hiçbir iktidar kavgasına ve direnişe girmeden Ankara’yı teslim etmiş; ardından asli vazifelerine, yani tezgâhlarına ve zanaatlarına geri dönmüşlerdir.
Cihan devletine dönüşecek olan Osmanlı’nın fikri ve manevi harcı da işte bu ruhla Kırşehir’de karılmıştır. Nitekim tarihçi ve araştırmacı yazar, Kırıkkaleli hemşehrimiz merhum Erdoğan Aslıyüce’nin neşrettiği Yesevi dergisinde yayımladığı yazı çok dikkat çekicidir.
Rahmetli Erdoğan Aslıyüce, 2008 yılında dönemin Kırşehir Valisi Sayın M. Lütfullah Bilgin’i ziyarete gelmişti. Daha önce kendisiyle birkaç defa görüşmüş, Kırşehir ve Türk tarihi üzerine sohbetler etmiştik. Randevu öncesinde odamda yine bu minvalde sohbet ederken çantasından Yesevi dergisini çıkararak, “Bu defa Kırşehir’e hediye ile geldim,” dedi ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş temellerinin Kırşehir’de atıldığını anlattı.
Randevu saatinde Sayın Valimizin makamına geçtik. Kendisi, Kırşehir’in Türk tarihi üzerindeki önemini ve dergideki yazıyı uzun uzun anlattı. Valimiz benden bu yazıyı Valilik web sayfasında yayımlamamı istedi. Ben de kurumsal sayfamızda “Osmanlı Devleti’nin Temelleri Kırşehir’de Atılmıştır” başlığı altında yayımladım.
O dönemde sosyal medya bu kadar yaygın değildi; buna rağmen paylaşım ülke genelinde büyük ilgi gördü. Telefon edip detay soranlar olduğu gibi, azınlıkta da kalsa karşı çıkan tarihçiler bulundu. Daha sonra yazıdaki anlatım bir ressam tarafından betimlendi ve Harbiye Askerî Müzesi koleksiyonlarındaki yerini aldı.
Yazıda özetle şu detaylar yer alıyordu: Selçuklu yıkılış sürecindeyken, 1250 yılında Kırşehir Hılla Gölü etrafında Ahi Evran-ı Veli’nin ev sahipliğinde tarihî bir kurultay toplanmıştır. Şeyh Sadrettin Konevî, Muhlis Paşa, Kayı Şeyhi, Tacüddin-i Kâşî, Şeyh Edebali ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi dönemin gönül erlerinin katıldığı bu tarihî toplantıda Türk ve İslam dünyasının geleceği konuşulmuştur.
Toplantıda alınan kararlardan ikisi şöyledir.
- Selçuklu Devleti yaşadığı sürece idarecilere destek olunacaktır.
- Mevcut durum göz önüne alınarak, Selçuklu Devleti’nin yıkılışına kadar yeni devletin temellerini atmak üzere tüm Türk boylarıyla iyi ilişkileri bulunan Haymana yöresindeki Kayı boyu beyi Ertuğrul Gazi’nin uç beyi yapılması kararlaştırılmıştır.
Ahi Evran-ı Veli, davet üzerine toplantıya katılan Ertuğrul Gazi’ye şed kuşatıp kılıç takdim etmiş; Ahi şeyhi olan talebesi Kırşehirli Şeyh Edebali’yi (İmadüddin Mustafa b. İbrahim b. İnanç el-Kırşehri) bu yeni oluşuma manevi rehber olarak görevlendirmiştir.
Kayı boyu, sağlanan bu manevi destek ve alınan vezir fermanı ile Söğüt’e yerleşmiş; Şeyh Edebali, damadı Osman Bey’e ve kurulan devlete rehberlik etmiştir. Ahi Evran’ın rahle-i tedrisinden geçen Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e sunduğu ahlak ve devlet felsefesi, Osmanlı’yı sıradan bir beylik olmaktan çıkarıp üç kıtaya hükmeden bir medeniyet hâline getirmiştir.
Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey, Eskişehir yakınlarındaki İtburnu (bugünkü Uludere) mevkisinde bulunan Ahi zaviyesi ve buranın şeyhi olan Şeyh Edebali ile yakın ilişkiler kurmuş, kızı Bâlâ Hatun ile evlenmiştir.
Bunun da ötesinde Ankara Ahileri; Anadolu’nun en sıkıntılı döneminde Ankara’yı baştan sona imar etmelerinin yanı sıra, tarihin tanıdığı büyük hükümdarlardan olan ve Alaiye (Alanya) dâhil birçok bölgeyi fetheden I. Alaeddin Keykubad’ı melikliği döneminde tüm baskılara rağmen merkezî hükümet olan Konya’ya teslim etmeyerek hayatını kurtarmış ve daha sonra Selçuklu tahtına çıkmasına zemin hazırlamışlardır.
Bu kutlu mücadelenin ve Ahilik ağının izleri Anadolu’nun dört bir yanına yayılmıştır. Bu izlerden biri de Ankara sınırları içerisinde yer almaktadır. 13. yüzyılda bu bölgeye gelerek irşad ve imar faaliyetlerinde bulunan Ahi büyüğü Ahi Mesud’dur. Kabri bugün Etimesgut ilçesinin Bağlıca Mahallesi’nde yer almaktadır.
Atatürk’ün talimatıyla 1928 yılında kurulan nahiye ve köye, bölgenin meftun banisine hürmeten “Ahi Mesud” adı verilmiştir. Ancak 1930 yılındaki düzenlemelerle bu isim -Batılılaşma/Fransızca telaffuz eğilimleri etkisiyle- önce “Etimesut”a, ardından günümüzdeki “Etimesgut” şekline dönüştürülmüştür.
Ankara bölgesinde Ertuğrul Gazi’nin annesi Hayme Ana’nın adı “Haymana”, Şeyh Edebali’nin kızı ve Osman Bey’in eşi Bâlâ Hatun’un ismi “Bala” olarak yaşatılıyorsa; devletimizin kuruluşunda, Anadolu’nun Türkleşmesinde ve vatan kılınmasında bu derece büyük payı olan bir Ahi büyüğünün adının zamanla bozulması büyük bir eksikliktir.
Günümüzde Bağlıca’daki türbesiyle tarihe tanıklık eden Ahi Mesud’un hatırasına sahip çıkmak, hem tarihimize hem de Ahilik felsefesine olan vefa borcumuzdur.
Bu doğrultuda, Etimesgut ilçesinin adının aslına uygun olarak yeniden “AHİ MESUD” olarak değiştirilmesi; geçmişle gelecek arasında köprü kuracak son derece kıymetli ve tarihî bir adım olacaktır.
Ülkemizin güçlü sivil toplum kuruluşları olan TOBB, TESK ve TESKOMB’un böyle bir girişime öncülük etmesi son derece yerinde bir adım olmaz mı?
Osman DEMİR
