Türkçe’nin Öncülerinden: Aşıkpaşa ve Garipname

Türk dilinin Anadolu’daki en güçlü savunucularından biri olan Aşıkpaşa, sadece bir mutasavvıf ve şair değil; aynı zamanda kültürümüzün mayasını çalan, dilimize kimlik kazandıran öncülerden biridir. 13. yüzyılın sonlarında, 1272 yılında Kırşehir’de doğan Aşıkpaşa’nın asıl adı Ali’dir. Babası, Horasan’dan Anadolu’ya göç eden ve Türk tasavvuf geleneğinin önemli isimlerinden biri olan Muhlis Paşa’dır.

Ailesi, Baba İlyas-ı Horasani’ye uzanan bir silsilenin parçasıdır. Bu yönüyle Aşıkpaşa, sadece kültürel değil, aynı zamanda manevi bir mirasın da Anadolu’daki temsilcisidir.

Tarihe “Babai İsyanı” olarak geçen 1239-1240 yıllarında Anadolu Selçuklu Devleti döneminde, özellikle Orta Anadolu’da (Amasya, Tokat, Sivas, Kırşehir çevresinde) büyük bir halk ayaklanması ortaya çıkmıştır. İsyanın lideri Baba İlyas-ı Horasânî’nin müridi Baba İshak’tır. Bu isyanın temelinde dönemin ekonomik sıkıntıları, Moğol baskıları, Selçuklu yönetiminin ağır vergileri ve halkın sosyal adaletsizlikten duyduğu rahatsızlık yatmaktadır. Aynı zamanda isyan, tasavvufî ve heterodoks inançların da etkili olduğu bir halk hareketidir. Her ne kadar bazı kaynaklar bu isyanı Aşıkpaşa’nın dedesi Baba İlyas ile ilişkilendirmekte ise de birçok tarihçi onun bu isyana karşı çıktığını, ancak Baba İshak’a söz geçiremediğini belirtmektedir. 

Âşıkpaşa’nın oğlu, Elvan Çelebi’nin Menâkıbu’l-Kudsiye fi Menâsıbi’l-Ünsiyye adlı eserinde aktardığına göre: “…Baba İlyas bu isyana katılmamış, hatta engellemek için büyük çaba harcamıştır. Ancak Selçuklu yönetimi tarafından suçlu bulunarak 1241 yılında idam edilmiştir.”

Aşıkpaşa ilk eğitimini babasından almış, ardından dönemin ileri gelen âlimlerinden fıkıh, tasavvuf ve edebiyat dersleri alarak kendini yetiştirmiştir. Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilen Aşıkpaşa, buna rağmen halkın anlayacağı dili, yani Türkçe’yi tercih etmiştir. O yıllarda Türkçe, saray çevresinde hor görülmekte ve edebî bir dil olarak kabul edilmemekteydi. Anadolu’nun kültürü, sanatı ve diliyle Türk yurdu hâline gelmesinin öncüleri olan Yunus Emre ve Gülşehri gibi Aşıkpaşa da “Türk diline kimesne bakmaz idi, Türklere hergiz gönül akmaz idi” diyerek Garipnâme’sini Türkçe kaleme almış ve bu dilin de zengin, güçlü bir edebiyat dili olduğunu göstermiştir.

Garipnâme, 10 bin 613 beyitlik hacmiyle bir halk irfanı kitabı, bir tasavvuf ansiklopedisi gibidir. Yalnızca Anadolu’da değil, Balkanlar’dan İran’a, Suriye’ye kadar geniş bir coğrafyada okunan bu eser, Türkçe yazılmış ilk büyük hacimli tasavvufî metindir.  Aşıkpaşa’nın dili sade, amacı ise halkı irşad etmektir. Garipnâme’de kullandığı örnekler gündelik hayattan alınmıştır.

Bütün bunların yanında Aşıkpaşa’nın işlediği en önemli konulardan biri de birlik fikridir. Bu fikir, bütün devirler için geçerlidir. Aşıkpaşa’daki bu düşünce, bir bakıma kendi devrinin de büyük derdidir. (Bu tespit, günümüz Türkiye’si ve İslam âleminin de en büyük derdidir.) Halkı toplayıp bir idare altında birleştirecek bir hükümdara ihtiyaç vardır. Memleket birlik ve bütünlük içinde olmadığı, gerçek bir idareciden mahrum bulunduğu zaman harap olmuş demektir. Bu düşünceleriyle Aşıkpaşa, hem halkın gönlünde taht kurmuş hem de onlara yol göstermiştir.

Konu Aşıkpaşa ailesi olunca torunu Aşıkpaşazade hakkında da bilgi vermek istiyorum. Âşıkpaşazade (1400-1484), Âşıkpaşa’nın torunlarındandır. Asıl adı Derviş Ahmed Âşıkî olan Âşıkpaşazade, hem mutasavvıf hem de tarihçidir. Osmanlı tarih yazıcılığının önemli isimlerindendir. En tanınmış eseri “Tevârîh-i Âl-i Osman (Osman Oğullarının Tarihi)’dır.” Bu eser, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan II. Bayezid dönemine kadar olan olayları anlatır. Âşıkpaşazade, tarihî olayları aktarırken gördüklerini ve duyduklarını kendi yorumlarıyla zenginleştirmiştir. Bu eser, Osmanlı tarihçiliğinin ilk örneklerinden biri kabul edilir ve dönemin sosyal, siyasî ve kültürel yapısına ışık tutar.

Aşıkpaşa, 3 Kasım 1332 tarihinde vefat etmiştir. Ölümü yalnızca ailesini ve müritlerini değil, tüm Anadolu halkını da derinden etkilemiştir. Rivayet olunur ki; Aşıkpaşa’nın ölümünün ardından gökyüzünde bir ay tutulması meydana gelmiş, halk bu olayı “Gönül gözü kapanmış bir eren gitti.” diyerek yorumlamıştır. O gün şehirde büyük bir sessizlik hâkim olmuş, camilerde ve dergâhlarda onun ardından dualar okunmuş, kasideler yazılmıştır.

 

Âşıkpaşa’nın ölümü, en ayrıntılı biçimde torunu Âşıkpaşazade’nin Tevârîh-i Âl-i Osman adlı eserinde anlatılır. Eserde Âşıkpaşazade, hem aile büyüklerine duyduğu saygıyı hem de dedesi Âşık Paşa’nın halk üzerindeki etkisini vurgular. Onun ölümünü anlatırken, manevî yönü ağır basan, sade ama duygulu bir üslup kullanır.

Metinde yer alan anlatı kısaca şöyledir:

“… Aşıkpaşa Kırşehir’de idi. Hak Teâlâ ferman eyledi, vefat etti. Halk çok ağladı. Mezarını ziyarete geldiler. Dervişler, fakirler dua ettiler. Halk onu veli bilirdi.”

Bu ifadeler, Âşık Paşa’nın halk tarafından sevilen bir veli ve bilge kişi olarak görüldüğünü, ölümünün ardından büyük bir hüzün yaşandığını gösterir. Âşıkpaşazade ayrıca onun tasavvufî kişiliğini, ilmiyle halkı aydınlattığını da anlatır. Böylece dedesinin hem dinî hem de kültürel mirasını Osmanlı tarihine taşımıştır.

Aşıkpaşa, ölümünün ardından Kırşehir’i yukarıdan gören bir tepeye defnedilmiştir. Daha sonra mezarının üzerine şaheser bir türbe yaptırılmıştır. Türbenin yapımıyla ilgili çeşitli iddialar bulunmakla birlikte, Aşıkpaşa’nın kardeşinin oğlu, Eretna veziri Alaaddin Ali Şah tarafından yaptırıldığı genel kabul görmektedir. Türbenin taç kapısı, Anadolu Selçuklu süsleme sanatının eşsiz örneklerinden biridir. Beyaz mermerden yapılmış 10 dilimli istiridye kabuğu biçimindeki kavsarası ve etrafını çevreleyen örgü süslemeler, taç kapı üzerindeki en dikkat çekici unsurlardır ve başka bir örneği yoktur. Türbe kubbesinin Kırgız çadırını andırmasından dolayı mimarının Horasan erenleriyle Anadolu’ya gelmiş bir Türk olduğu düşünülmektedir. Yapının üç satırlık kitabesinde Aşık Paşa’nın Şeyh Muhlis Paşa’nın oğlu olduğu, doğum ve ölüm tarihi belirtilmiştir.

Bugün yoğun şekilde ziyaret edilen bu türbe, yalnızca bir mezar değil, Anadolu’nun kültür mirasının bir nişanesidir. Aşıkpaşa ise sadece yaşadığı çağın değil, yüzlerce yılın öğretmenidir. Onun Türkçe’ye verdiği değer, millet olmanın en önemli unsurlarından biri olan dili, devlet ve edebiyat dili yapma yolunda atılan ilk büyük adımdır.

Aşıkpaşa Türbesi’ni konu alan geniş bir çalışma yapmaktayım. Kısa süre sonra, bu günlerde türbe ile ilgili olarak Kırşehir gündemini meşgul eden iddiaları da içeren yazımı yayınlayacağım. Bu nedenle türbe konusunda bu kısa bilgiyle yetiniyorum.

Bugün hâlâ Garipnâme üzerine yapılan akademik çalışmalar, onun ne kadar derin bir bilge olduğunu gözler önüne sermektedir. Prof. Dr. İlhan Kılıçözlü’nün öncülüğünde Prof. Dr. Kemal Yavuz tarafından bu eser yeniden Türk kültür ve bilim dünyasına kazandırılmıştır. Böylece 700 yıl sonra Aşıkpaşa’nın sesi bir kez daha yankılanmıştır. Daha önce de Âşıkpaşazade’nin “Osmanoğullarının Tarihi” isimli eserini 2003 yılında Prof. Dr. M. A. Yekta Saraç ile birlikte çeviren ve Gülşehri’nin Mantıku’t-Tayr isimli eserini 2007 yılında günümüz Türkçesine aktaran Prof. Dr. Kemal Yavuz hocamızı Türk dilinin günümüzdeki sancaktarı olarak değerlendiriyorum.

Aşıkpaşa ile ilgili bir başka çalışma da 2006 yılında Valiliğimizce yapılmıştır. Daha önce de ifade ettiğim gibi, Kırşehir’deki her kültür hizmetinin altında emeği bulunan dönemin Valisi Sayın M. Lütfullah Bilgin’in talimatıyla yaptığımız görüşmeler sonucunda o dönemde Doç. Dr. olan Ahmet Günşen hoca *İlk Türkçecilerden Kırşehirli Aşıkpaşa* isimli kitabı hazırladı. Bu kitabı Kırşehir Valiliği’nin 6 numaralı kültür hizmeti olarak yayımladık.

Aşıkpaşa’nın kalemiyle yoğrulan bu topraklarda Türkçe’ye sahip çıkmak, kültürümüzü yaşatmak demektir. Aşıkpaşa ve ilk Türkçe eserlerin verildiği bir kültür merkezi olan Kırşehir’de oluşan dil bilincini toplumun geneline yaymak amacıyla ilmî çalışmalara devam edilmektedir. Günümüze ulaşan bilgilere göre Aşıkpaşa, Cumhuriyet döneminde ilk kez 3 Kasım 1935 tarihinde Kırşehirlilerin katılımı ile anılmıştır. Aşıkpaşa ile ilgili geniş katılımlı sempozyum, 7-9 Haziran 2001 yılında Garipname’nin basımı nedeniyle Valilik, Belediye ve o zaman Gazi Üniversitesi’ne bağlı olan Kırşehir Eğitim Fakültesi Dekanlığı’nın katkılarıyla ll. Aşıkpaşa Bilgi Şöleni adı altında gerçekleştirilmiştir. Yine, dönemin Kırşehir Valisi Özdemir Çakacak’ın özel ilgisiyle Kırşehir Belediyesi ve Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi’nin katkılarıyla Aşıkpaşa ve Anadolu’da Türk Yazı Dilinin Oluşumu adı altında 1-3 Kasım 2013 tarihinde sempozyum yapılmıştır. Bu sempozyuma Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Türkolog Prof. Dr. Mustafa İsen de katılmıştır. 12 Kasım 2023 tarihinde de Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi’nce Uluslararası Aşıkpaşa Şiir Şöleni düzenlenmiştir.  Bu yıl 20-22 Kasım tarihlerinde Türk Dil Kurumu’nun himayesinde, Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi ev sahipliğinde Uluslararası Anadolu’da Türk Yazı Dilinin Öncüleri ve Âşık Paşa Sempozyumu gerçekleştirilecektir. Başta Rektörümüz Mustafa Kasım Karahocagil olmak üzere emeği geçenlere minnetlerimi iletiyorum. 

Ayrıca, aksamalar olsa da Aşıkpaşa konulu paneller, Kırşehir Şairler ve Yazarlar Derneği’nce Ulusal ve Uluslararası düzeyde “Aşıkpaşa Şiir Şölenleri” düzenlenmektedir.

Bilindiği gibi 3 Kasım, Aşıkpaşa’nın ahirete irtihal ettiği gündür. Türk dilinin bayraktarı Aşıkpaşa’yı ve onun yolunda gidenleri rahmetle anıyorum. Buradan, Garipnâme’yi günümüz Türkçesine çevirtip ilim dünyasının istifadesine sunan Prof. Dr. İlhan Kılıçözlü hocamızı konu alan yazımı gelecek hafta okuyucularımla paylaşacağımı da ifade etmek istiyorum.

Ayrıca, yazımı tamamladıktan sonra UNESCO’nun 15 Aralık’ı Dünya Türk Dili Ailesi Günü ilan ettiğini öğrendim. Bu müjdeyi de sizlerle paylaşıyorum.

By admin

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir